Genel • Yazılarım •

Babaların Boşluğunu Dolduran Annelerin Dramı

Tarih 07 Ekim 2013 | Yazar : | Kategori : Genel,Yazılarım | 0 İçerik

Anne, annelik yapmak için vardır, baba babalık yapmak için. Kabını doldurması anne babası tarafından öğretilmeyenler ve kendi başına kaldığı zaman da öğrenmek için bir çaba sarfetmeyenlerin oluşturduğu boşluğun dramıdır bu. İlk zamanlar, bunun ileride nasıl bir yük ve ilişkide tıkanma meydana getireceğini öngöremediği için, yeni evlenmiş olmanın getirdiği hoşgörü ve paylaşma isteği sebebiyle olsun ben yaparım denilen şeyler, erkeğin anne babalığına soyunmak demektir. Zaten bunu annesi ona öğretmiş ve oğlu adına düşünüp karar verme, her açığını kapatma, olsun bir şey olmaz diyerek hatasını görmesine fırsat vermeme gibi daha nice ham insan kalma şartlarını olgunlaştırmıştır. Evlenince, nezaketin üst düzey kayatı kapladığı ilk yeni dönemde bir gönüllü olarak eşi belirivermiştir. Kendisi zaten yoğundur, fırsat bulsa mutlaka yapacaktır. Hani hayat müşterek ya, onun için bu kutsal(!) görevi hanımı üstleniverir. İşte ne olursa bundan sonra olacaktır. Hamlık pekişmeye ve görev tanımı değişmeye başlar. İlk bebek gelene kadar süren bu rol değişim basamakları, sıkıntı vermeye başlayınca sızlanma ve beyefendi tarafından artık üstlenmesi gerektiği söylemleri konuşulmaya başlar. O zamanda beni anlamıyorsun, şartlarımı görmüyorsun, bana destek olmuyorsun suçlamaları ile muhatap olur. İyilik olsun diye üstelenilen rollar, giderek müktesep bir hak haline gelmiştir, bunun adı tam da budur.

Bir süre daha direnir hanımefendi, çoluk çocuk vardır, artık daha düşünerek adım atmalı ve huzuru bozacak bir şey yapmamalıdır. Arada kavgalara sebep olan bu rol dağılım meselesi, hanımefendi artık bittim deyinceye kadar devam eder. O zaman ne olur? Hiiiç. Kocaman bir hiç olur. Beyefendide bir değişim beklenir umutsuzca, fakat nafile. Çünkü bunu gerekli olduğu gibi bir anlayış yoktur ki sonuç değişsin. Annesine babasına açılır konu, sabret kızım bende kayınpederimden çektim der kayınvaide. Kayınpeder, yediğin önünde yemediğin ardında, kocan eve geliyor, çalıştığını getiriyor, Allah’tan daha ne istiyorsun” der. Kendini anlatamamış olmanın kırıklığı ve sonuç alalmamış olmanız can sıkıntısı ile, kendi içinde sıkıntıları evirip durmaya başlar. Artık kavgalar daha şiddetli olmaya başlar çünkü, rol dğişi,mi aynı zamanda kişinin kimyasının da değişimi anlamına geldiği için, hayattaki bazı dengeleride yerinden oynatır. Bunlar en basitiyle, baba otoritesinin yokluğunu doldurmaya çalışan hanımefendi, şefkatini kullanması gerektiği terde otorite kullanmak zorunda kalır. Gülümsemesi gereken yerde yüzünü asmak zorunda kalır. Bir şeyi dolu dolu yapabilecekken, üç, dört, beş şeyi birden yapmaya çalışır, hiç bir şeyi tam yapamaz. Ayrıca bunların sonuçları da uine kendisini bulur. Ne haber millet demekten öteye geçmeyen muhabbet, sık sık tenkit, uyarı, eleştiri ve aşağılamayla çeşitlenince, herkes taşımayamayacağı kadar gerginlikle dolar. Bu arada on kilo olsaa rahat taşıbilecek hanımefendi 30 kiloyu yüklenince, dizleri çöker artık kalmaz olur. Boşanalım demeler satır aralarında boy göstermeye başlar. Bir iki derken bu söylem ciddileşir ve çocuklarda bu ne anan ne baba olabilmiş, taşıyamayacağı yükü atmak zorunda kalmanın stresi ile herkese sataşan bir anne manzarasıyla içleri dışları dolmuştur.  Çöüzm nedir peki, ya bu dveyei güdeceksin ya bu diyardan gideceksin atasözünde olduğu gibi iki tane olmaz şeyin arasında bocalar duru hanımefendi. Evlilik çekilmez olmuştur. Boşanalım diyor ama boşanınca kendi ayakları üzerinde durabilecek mi, anne baba zaten bu süreçte yanlarında olmaıştı, konu açılınca sabret kızım çocukların var onların hatırına demişlerdi. Şimdi ise beyefendinin mazlum duruşu ve ben yoğunum mazaretleri, huysuzluklarını da boşluğunu da görmezden gelmelerine sebep olduğu için, iş kızlarını iknaya kalıyor. Ayrıca zaten bekârken de ailede sağlam bir iletişm, sahiplenme, eş adayını seçerken bilinçli bir destek verme söz konusu olmadığı için artık bu süreçte tek başınadır. Ekonomik özgürlüğü ve onun alt yapısı olan tahsili yoktur ya da yetrsizdir. Tahsili var ise bile çocuklar yanında olunca nasıl çalışacaktır. Baba nafaka vermeye yanşmaz ya da çok az vermek için çabalarsa, o nasıl geçinecektir. Dursa duramıyor, gitse gidemiyor. Bu arada süreci izleyen beyefendi, kendisine mahkum bir hanımefendi modeli ürettiği için kendi haklılığını perçinleyen anlayışı ile gidersen halin harap, bana mahkumsun demek için her fırsatı kullanır. Bu kişi ile evlendiğine mi yansın, annesinin babasının sahip çıkmamasına mı, elinde adam gibi bir mesleği yok ya yad o mesleği yapacak özgüveni ve ortamı kalmamış ona mı yansın, çocuklarda türlü çeşit otorita boşluğu ve yanlış darbnmaktan kaynaklanan sorunla ve okul başarısızlıkları ortaya çıkmış ve hanımefendi başademiyor ona mı yansın? İlâveten eşinin anne babası da oğullarında yana çıkıp otur oturduğun yerde deyince, işler iyice drama dönüşür.

Bu yazı size hayal mahsulü ve olmayacak bir şeymiş gibi gelebilir. Oysa bu hayatın tam da içinde ve sık sık yaşanan aile dramlarından sadece en hafif olanlarında birisi. Hafif derken bu olayın travmasını hafif gördüğüm için değil, beterlerine de şahit olduğum için bu çok sık görünen orta halli bir vaka sayıldığı içindir. Peki bu nedir, niye böyle olmuştur, bu durumda ne yapılmalı? İşte can alıcı ve cevabı çok çok zor sorular.

Çok önemsediğim bir söz okumuştum, “mantık yürütülerek girilmemiş bir tartışmadan mantık yürüterek çıkamazsınız.” Evet, düşünülerek yapılmamış ve iyi seçilmemiş bir adayla yaşamaya başlamışsanız, düzelmek ve gelişmek gibi bir derdi yoksa ve seviyelerinin biri tavanda diğeri tabanda imiş gibiyse, bu sıkınıtılar doğaldır. Çünkü kâinat oluş ve bozuluş kanunlarına göre işler. İyi bir sonuç için, onu hazırlayan süreçlerin de iyi oluşturlması gerekir. Burada ilk tercih hatalı yapılmışsa geresi zaten kayarcasına gelir kucağınızda oturur, üstelik size sımsıkı da sarılmıştır. Bundan sonrası mı, zor, zor zor. Peki hiç mi çıkış yolu yok? Elbette var. o zaman şunları sıralamakta fayda var;

–        Mutlaka birlikte danışmana gitmek ve birlikte sürecin daha iyiye gitmesi için herkesin kendisine düşeni yapabilmesi için bir zemin oluşturmak

–        Aile bireylerini bilgilendirmek ve gerekirse doğru davranmaları için rehberlik etmek.

–        Eşine sözü geçen akraba ve arkadaşlarından yardım istyerek bir oturum düzenlemeye çalışmak.

–        Eşi psikolojik rehberliğe sıcak bakmıyor ve gitmiyorsa hanımefendi kendisi giderek süreci nasıl daha doğru ve yıpranmadan yaşayabileceği konusunda yardım almak.

–        Eşine karşı suçlayıcı ve beklentisine cevap vermediği için sürekli sitem ve yargılama yapmak yerine daha yapıcı bir dil kullanmaya çalışması. Tabi bunu ilişkiler çok yıpranmadan yapmalı ki bunu yapacak sabır ve anlayış tükenmemiş olsun.

–        Bunun kendi seçiminin bir sonucu ve aynı zamanda kendi kelişimi, için bir fırsat olabileceği anlayışıyla yapıcı ve onore edici davranması.

–        Yani, ömür boyu sürecek bir iyiliştirme ve daha iyiye gitme mücadelesinine adım atmak demektir bu. Aslında her evlilikte süreci zorlayan, ilişkiyi çıkmaza sokan durumlar yaşanabilir. Fakat kişinin tutacağı dalları yoksa bu çok zor olur.

–        Peki boşanma halinde durum nasıl olur diye soracak olursanız, al birini vur ötekine gibi olur. Geçinmekte ve çocukları yönetmekte zorlanan hanımefendii, bir erkeğin ailedeki varlığına ihtiyaç duyar. Çocuklar buna engeldir bir noktada. Ya çocuklara büyük anne büyük baba bakacaktır ya da çocukları yatılı okullara yerleştirip birlikte kalınma süreci en aza inecektir. Ya anne bekâr kalmayı gözealıp çocuklarının başından ayrılmayacaktır. Bu durumda bir de dul kadın sendromu yaşanır. En yakın arkadaşlar bile dul kadına potansiyel risk imiş gib davranır ve hatta ondan uzak dur ne olur ne olmaz diye çevreden uyarılırlar. Bab anneyi çocuklara kötüler, anne babayı kötüler. Kimse ayranım ekşi demiyordur zate. İki arada bir derede kalan çocuklara olur ne olursa. Onlar her halükârda ayrılmak istemezker. Sen sabretseydinde ayrılmasaydık derler, babalarında şiddet görseler bile. Bir şey daha burada ilâve etmek gerekiyor, evlilikteki tartışmalar esnasında şiddet te boy gösterir. Tartışmanın aldığı boyuta göre çocuklarda başlayarak eşine kadar uzanan şiddet, beyefendinin iletişim tarzı haline gelmeye başlar. Hayatı güzel yaşama ve çözüm üretme becerisinden yoksun olanlar, şiddeti beceri olarak ediniyor ve hayatı eziyet rengine dönüştürüyorlar. Mahkeme süreci ise başlı başına eziyeye eziyet katan bir süreçtir. Duruşmalara birisi gelmezse uzar da uzar. Birisi ben istemiyorum derse yine aynı sonuç gerçekleşir. Bu arada bir birlerini kötüleme karalama kampanyaları da havalarda uçuşur. Kimlikler kişilikler zarar görür, onurlara saldırılır, çünkü amaç can acıtmaktır. Keşke bu yazdıklarım ütopik bir romanın içinden bir bölüm olsaydı. Keşke hayatı daha güzel yaşamak için harcansa bu kadar emek ve  kendimizi geliştirmek için harcansa. Keşke savaşın acımasızlığı bilinse ve birbirimizle savaş yerine içimizdeki menfi duygularla, yanlış alışkanlık ve bizi daha iyi olmaktan alıkoyan şartlar ve durumlarla mücadele edebilsek. Keşke evliliği gelişmek ve kendimizi daha iyi insan olabilme vasıflarıyla donatabileceğimiz bir atölye gibi görebilsek. Keşke muhatabımızı kendimizi koruyacağım bir muhalifimiz gibi değil, aynı safta yer alacağımız canımız gibi görebilsek. Keşke annele oğullarını sorumluluklarını yapabilecek olgunlukta yetiştirebilseler ve babalar da iyi bir rol model olabilseler. Keşke çocuklar mutlu ailenin güllerinde şakıyan bülbüllere dönebilseler ve onların bestelerini tüm dünya dinlese. Keşke hakiki kul olabile ve sadık ümmet olabilme derdi herşeyin üzerinde olabilse. Keşke her söz insan acıtan bir iğne olmaktan çıkıp şifaya kavuşturan bir iksire dönebilse. Keşke insan ne oldum demeden ne olacağım diyebilse. Keşke kendisini değiştirip geliştirmemenin insanı n yüreğini körelttiğini ve elinde pusulasını aldığını bilebilsek.

Keşke elimize verilmiş bunca nimetin kadrini kaybetmeden bilebilsek. Keşke ailenin kıymetini, insanın kadrini, kendimizi bilmeye başlayarak öğrensek ve öğrensekte insanlık dramları yaşanmasa. Keşke kristal billur kase gibi nazenin hayat cahilliğin hoyrat elleriyle zarar görmese. Keşke insanın mutlulukla bir an bile gülümsemesinin kıymetinin dünyalara değer olduğunun farkına varılması. Keşke harcanan güzelliklerin telâfisinin mümkün olmadığını ve zarar gören insanın hücrelerinin bile bunu kaydettiğini, mutsuzluğun insanı hasta ettiğini bilebilsek. Keşke mutlu olmayan insanın dua bile etmekte zorlandığını ve insanı bilerk mutsuz hale getirmenin ya da telefi edecek bir şeyler yapmamanın insanlık suçu olduğunu anlayabilsek. Keşke Allah’ın bizi her an gördüğünü bilmek değilde iman edebilsek. Keşke, Rabb’imizin yardımının her an herkese yetişebileceğini ve her insanın daha iyi olmak için şansı ve fırsatının olduğunu ve keşke güçlü bir istek ve gayretle hepimizin değişeceğini bilebilsek bütün yüreğimle inanıyorum ki hayatımızda değişecektir.

Bu yazı 3.520 kere okundu.